GERİ BLOG

ÖNCEKİ
YAZI

Kırılganlığın Gücü Ofise Taşınırsa!

Haftalardır hassasiyetler üzerine yazıyorum. Güçlü durmak, sevilebilmek, sevilmeye layık olmak adına sakladıklarımız, bizi biz yapan çılgın duygu yumakçıkları. Konu hakkındaki şu anda dünya üzerindeki en popüler araştırmacı ve konuşmacı Brene Brown. Brown, 20 senedir cesaret, kırılganlık, utanç ve empati üzerine çalışıyor. 2010’da yaptığı TEDXHouston konuşması 40 milyon defa izleniyor. Konuşmanın başlığı “Kırılganlığın Gücü”. 

 
 
 

Brown, tüm becerikli konuşmacıların yaptığı gibi sizi bir yükseltiyor ve hop, kendinizi kahkahalarla ağzınızdaki kahveyi püskürtürken buluyorsunuz. Sonra hop, bir anda sizi yere yapıştırıyor, içiniz şişiyor. Daha önce izlemiş olabilirsiniz; ben bu sabah tekrar izledim, insan her izlediğinde yeni bir şey yakalıyor. Fotoğrafa tıklayıp izleyin! :)

Kısaca diyor ki, bir araştırma yapıyordum. Araştırma insanların birbirleri ile bağlantı kurabilmeleri ile ilgiliydi. Araştırmamın ortasında değişik bir yere geldim. İki tip insan vardı. Bağlantı kurabilenler ve kuramayanlar. Bağlantı kurabildiğini, aidiyet hissettiğini ve sevildiğini düşünen grubu aldım. Bu grubu diğerlerinden ayıran neydi, bunu anlamak istiyordum. Araştırmanın geri kalanını bıraktım. Bir sene odaklanmak için yola çıktım; olay altı sene sürdü. Gördüm ki bu insanların farkı şuydu: bu insanlar görülmek, tamamen görünür olmak için kendilerine izin veriyorlardı. Tüm kırılganlıkları, hataları, yetersizlikleri ile başkalarına cesaretle kendilerini açıyorlardı. Korkuya ve utanca rağmen yapıyorlardı, çünkü hak ettiklerini düşünüyorlardı. Bu insanlar tüm eleştirmenlere, alaycılara, kışkırtıcı şaklabanlara karşı en büyük tehditti; çünkü onlar düşmekten korkmuyorlardı. 

Son kitabı Dare to Lead, Önderlik Etmeye Cesaret Et, Brown’un araştırmalarını akademik dünyadan çıkartıp ofise sokuyor. Brown, 20 yıldır Melinda Gates, IBM, Pixar, Oprah gibi tanınmış lider ve organizasyonlarla yaptığı çalışmalarının sonuçlarını liderler için bir reçeteye dönüştürüyor. Tabii ki o kendine has, sürekli hikaye anlatan, anlattıkça sizi de içine çeken tarzı ile.

Anlattığı hikayelerden bir çoğu da, konu kırılganlık ve görünülür olmak üzerine olmasından mütevellik, tabii ki kendisiyle ilgili. Bunlardan bir tanesinde Brown, yeni kurduğu şirketinden sabah içeriye giriyor. Tüm yönetim ekibini toplantı masasında onu beklerken buluyor. Hepsi gözlerini ona dikmiş, bakıyorlar. “Brene, konuşmamız gerek” diyorlar. O anda “s.çtık” diye düşündüğünü anlatan Brene, koltuğa oturur oturmaz duyduğu cümle ile kendine geliyor. “Zaman yönetimin çok kötü ve bu bizi çok büyük strese sokuyor” Direkt, kemiksiz, dolaysız, lafı gezdirmeden; BAM! 

 

Brown, o anda kocası ile bundan 10 yıl önce yaşadığı bir tartışmayı hatırlıyor. Konu yine Brown’un zaman yönetimi ile ilgili. Bu sefer sahne, Brown’un evinde açılıyor. Akşam yemeğine misafirlerin gelmesine iki saat var. Brown, kocasını yanına çağırıyor; “Hemen şimdi çıkıp bahçe eşyaları satan yere git, oradan iki lale kap gel. Onları bahçeye dikelim. Geldiklerinde misafirler taze çiçek görsünler” Brown, bu konuda ne kadar ısrarcı olduğunu ve isteğini söylerken de bunun kulağa ne kadar mantıklı geldiğini hatırlıyor. Kocası, Brown’un şaşkın bakışları arasında kafa sallıyor. Hayır diyor. Sakin bir kavga ediyorlar, boğuşmadan. Kocası kazanıyor; adam lale almadan sıcak duş alıyor, yemeğe oturup misafirleri bekliyor.

İleriye sarınca Brown, yıllar boyunca tekrar tekrar farklı insanlardan duyduğu bu geribildirimi tekrar masada görmesine çok şaşırmadığını farkediyor; “Evet, haklısınız” diyor. Masada bir sessizlik oluyor. Direnç görmeyi bekleyen ekibin canı biraz sıkılıyor bu cevaba. Bir cümle daha söylemek için ağzını açıyor. Konu ile ilgili çalışıp size dönerim demiyor; kestirip atmıyor, olayı kapatmıyor, tam duyguların konuşmaya başlayacağı noktada mevzuyu paketlemiyor. “Daha fazla bilmek istiyorum, bana anlatın, bu ne gibi sorunlar yaratıyor?” diye soruyor. O andan itibaren takım dökülüyor. Nezaketle ama dürüstçe, tüm senaryolar masaya getiriliyor. Brown, güçsüz ve kötü bir lider gibi görünme riskini sonuna kadar hissediyor; kendini iyi kızarmış bir ızgara et gibi görene kadar mangalda çeviriyor. Kırılganlığın gücü ile. Seansı kapatırken Brown “zaman yönetimi benim güçlü yanım değil, bu konuda sorumluluğu bana vermeyin” diyor. Kimse ona “aaa aşkolsun CEO, ne demek ya lafı mı olur” demiyor. “Evet, iyi değilsin ama bence beyninde bütün o yaratıcılık ve muhteşem konuşmaların için yer açıyor bu; bence bunu kutlamalıyız” diyerek gülümsüyor ekipten biri. Herkes katılıyor.

Toplantı notlarını alıp karar veriyorlar. Brown, zaman yönetimini patlatan konularla ilgilli tüm emaillere herkesi kopyalamaya başlıyor. Zaman yönetimi için de birlikte Turn&Tell yani Çevir&Konuş adında bir yöntem uygulamaya başlıyorlar. Her bir proje toplantısına oturduklarında ekipten herkes eline bir post-it alıyor. Projenin ne kadar zaman alacağı konusunda herkes post-it’e ilgili zamanı yazıyor. Sonra 1-2-3; hop, kağıtları çeviriyorlar. Böylelikle kimse liderin rüzgarına kapılmadan, ekipten herkes aynı fikirdeyken farklı düşüncede olup da onu söyleyememe çekincesi yaşamadan herkes ortaya fikirlerini atıyor. Sonuç? Tam bir Kalabalıkların Bilgeliği anı. Ekibin ortalaması alındığında genelde sonuç mükemmele yakın oluyor.

Benzer bir anı dün sabah ofiste yaşadım. Günlerdir rahatsızım. Ekibim bir anda tam iki katına çıktı. Büyüyoruz. Hızlı büyüyoruz. Bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyorum ama salak gibi gözükmek de hiç istemiyorum. Hani sanki kontrolsüz ya da ne yapacağını bilemeyen bir lider gibi olmak istemiyorum. Brown’un o anlar için harika bir cümlesi var; “liderlik etmeye cesaret edeceksek, bütün cevapları biliyormuş gibi davranamayız”. 

Ben de odaya girip öyle yapıyorum. “Hızlı büyüdüğümüzün farkındayım. Bu bende kontrolsüzlük hissi yaratıyor. Merhaba, ben Anonim Alkolik’lerden Melis ve bağımlıyım gibi oldu. Ama öyle. Kontrol. Kontrolü seviyorum. Şu anda da çok kontroldeymiş gibi hissetmiyorum.” Orada bir es. Bir derin nefes. “Bazı şeylere ihtiyacım var. Bunun başında açıklık geliyor şu anda. Açıklığınıza ihtiyacım var. Belki çok yoğunmuş gibi gözükebilirim ama koçluğa ihtiyacınız olduğunda, bir bilgi gerektiğinde, acil bir müşteri telefonu geldiğinde bunları sizden duymam gerek. Gece sizi uyutmayan bir şey olduğunda bunu sizden duymam gerek. Dürüst ve net olmanıza ihtiyacım var. Bir sene geçince geri dönüp bakıp kendimizle çok gurur duyacağımızı biliyorum. Ama bunun benim için daha kolay bir süreç olması için açıklığa ihtiyacım var.” Bir es daha. “Peki sizin neye ihtiyacınız var?”

Post-it’ler çıkartıldı. Herkes yazmaya başladı. Önce çekingen. Sonra gümbür gümbür. Takımın en zıpırı önce bir, sonra iki, sonra üç, derken dört ekstra post-it alıp suratımı kızarttı. Aferin. 

Sonuç? Çözmemiz gerekenler var. Önceliklendirme konuşmalıyız. Stresimizi yönetmek için sistemlerimizi iyileştirmeliyiz. Zaman yönetimi konusunda bir araya gelmeliyiz. Hem işte hem dışarıda daha çok zaman geçirmeliyiz. Daha net olmalıyız; daha özenli. Panikle değil, sakinlikle hareket etmeliyiz. 

Hepsi panoya asıldı. Bugün de bir seans üstünden geçilecek. Her şey masada. Konuşulmamış hiçbir şey yok. Bir rahatlama. Bir görünürlük, bir sevgi, bu takımla biz her şeyi başarırız hissi. Bir gülümseme.

Bazen ben de hepimiz gibi tuzaklara düşüyorum. Yokmuş gibi yapsam, ölüymüş taklidi yapsam işte gerçekten morali bozuk birinin kendi kendine iyileştiğini görür müyüm? diye fanteziler kurarken buluyorum. Evet, bazen zor geliyor telefon açmak birilerine. Yazıp halletmek, insan insana bir bağlantı kurmadan iş yapmak varken neden insan ilişkisi kurmanın o karmakarışık, yıkıcı, dönüştürücü dünyasına girmeliyim ki? Bazen de aklım evde oluyor, hiç uğraşmak istemiyorum hiç bir işle, kafam orada değilken bile toplantılarda oturuyorum. Hı,hı deyip kafa sallıyorum. Şu anda zor bir dönemden geçiyorum, beni yakalamak için biraz daha yavaş anlatır mısınız şurayı tam anlayamadımdemek çok görünür geliyor. Yorucu geliyor.

Ama işte insan gibi yaşamanın da lider olmanın da potansiyeli çok daha iyisini hak ediyor. Her sabah o günkü kostümümüzü üstümüze geçirip sahaya çıkmayı, uğraşmayı, yenmeyi, bazen yenilmeyi gerektiriyor. Theodore Roosevelt, tüm görünürlüğü ve kırılganlığı ile sahaya çıkan cesur liderler için şöyle diyor;

Önemli olan eleştirmen değildir; güçlü bir insanın nasıl sendelediğini ya da yaptıklarının nasıl daha iyi olabileceğini gösteren kişi değildir aslolan. Tüm kredi, tüm alkışlar sahada olana aittir; o, yüzü kan, çamur ve tozla kaplanan, inatla yürüyen, hata yapan, defalarca yetersiz kalan insandır gerçek olan; çünkü hatasız ve kazasız bir çaba olamaz; gerçek olan bir işi başarmak için mücadele eden, büyük tutkuya sahip olan, kendi yoluna baş koyan, kendini haklı bir amaç uğruna adayan, sonunda başardığında zaferi tadacağını bilen kişidir gerçek olan, başarısız olduğunda da büyük bir amaç uğruna mücadele verdiğini bilen insandır. Artık onun yeri, zaferi de yenilgiyi de hiç bilmemiş o soğuk ve zayıf ruhların asla arasında olmayacaktır.

Sahada olan herkese, ekipçe harika bir gün dileriz efenim.

Yazan: Melis Abacıoğlu Sezener
Derleyen: Ezgi Bozkurt
Kaynakça: https://brenebrown.com/about/