GERİ BLOG

ÖNCEKİ
YAZI

Duygular 101: 3 ile 30 Kelime Arasındaki Fark Nedir? (İpucu: Cevap 27 Değil!)

Dikkat: Aşağıda depresyon ve akıl sağlığı üzerine tetikleyici olabilecek bir içerik paylaşıyoruz. Konu ile ilgili hassasiyetiniz var ise lütfen okumaya devam etmeyin. Yazının tamamı yazarın kişisel deneyimlerinden oluşmaktadır ve tavsiye niteliğinde ele alınmamalıdır.

12 yaşındayım. Evde fısıldayarak konuşuyoruz. Ebeveynlerimden bir tanesi o kapalı kapının arkasında. Dışarısı Sonbahar. Her yıl, aynı dönemde evde parmaklarımızın ucunda yürüyoruz. Odada pencereler ve karartıcılar sımsıkı kapalı. Bordo, kavuniçi döşenmiş odada bir matem havası. Bir hafta yaşanıyor. Yetişkinler arasında hissedildiğinin farkında olduğum utanç ve suçluluğu onlarla paylaşıyorum. Sonrasında hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. Konuşmadan.

Önümüzdeki hafta Dünya Akıl Sağlığı Farkındalık Haftası. Dünya Sağlık Örgütü 2019 rakamlarına göre dünya genelinde 300 milyon kişi depresyonda. Depresif olduğu klinik olarak tespit edilen kişilerin %50’sine anksiyete eşlik ediyor. Tahminlere göre yetişkin nüfusun %15’i hayatının bir bölümünde depresif bir dönem geçiriyor. 2000 ve 2015 yılları arasında yapılan OECD araştırmasına göre antidepresan kullanımı dünya genelinde yetişkin nüfusta tam iki katına çıkmış. Yükselen bu rakamlara rağmen depresif yetişkinlerin %37’si hiçbir tedavi görmüyor. Tedavi görenlerin ise sadece %20’si güncel ve kabul gören bir protokol ile ele alınıyorlar. Türkiye’de bu rakamlar daha da vahim. 2018 Gallup Wellness raporuna göre sadece %15’imiz “iyiyim” diyebiliyoruz. Dünya mutluluk endekslerinde sondan dördüncüyüz ve arkamızdan gelen ülkeler Afganistan, Tunus ve Yemen. Verilere göre nüfusumuzun %21’i, herhangi bir yıl içinde depresyonda.

Evde ve dünyada olan bu gelişmelere rağmen depresyonla, duygularımızla ve akıl sağlığıyla ilgili konuşmuyoruz. Depresyonla ilgili benim de kendi hikayem var. Onu büyük gruplar önünde her anlattığımda salonda bir gerginlik hissediyorum. Evde parmak ucunda gezer gibi, fısıldar gibi koltuklarda bir kıpırdanma. Konu geçip bittiğinde bir rahatlama. Brene Brown’un dediği gibi bizler tarihin gördüğü “en borçlanmış, bağımlı, obez, ilaçlanmış yetişkin topluluğuyuz”. O zaman neden açık açık bunları konuşmuyoruz?

Terapist Vienna Pharaon “sosyal medya” diyor. Görüyor ve Brene Brown ile arttırıyorum. Sosyal medyada her gün çok akıllı yaşıtlarımızın muhteşem kürasyonundan geçen harika hayat kesitleri görüyoruz. Sonbahar’da evde parmak ucunda gezinen çocukların olmadığı, büyük şirketlerden iş alan ajansların işi kendilerine veren yöneticilere dışarıdan para vermediği, mutlu gözüken çiftlerin birbirini otel odalarında aldatmadığı bir dünya burası. Herkes bu kadar mutluyken, bu kadar başarılı hayatlar sürüyorken bizim depresyon tabii ki ezik kalıyor. Utanç verici oluyor. Brown’un dediği gibi utanç önce bizi yetersizliğe oradan da “haketmiyorum”lara gömüyor.

Yetmez, geçim derdi ya da kanser gibi “gerçek” dertlerin olduğu dünyada akıl sağlığı sorunlarımız lüks bir suçluluk tadı bırakıyor. Ülkemizdeki depresif halleri tetikleyen konuların başında trafik, hayat pahalılığı ve işsizlik gösteriliyor. Yiyorsa çık, depresyondayım, kötü hissediyorum, inişli çıkışlıyım de. Konuşmuyoruz, konuşamıyoruz.

Oysa ki bütün araştırmalar gösteriyor ki duygularla ilgili konuşmak ve onlarla ilgili varolan kelime dağarcığımız duygularımızı nasıl yönettiğimizi belirliyor. Brown’un araştırmalarına göre insanlar duygu durumlarını anlatmak için genelde üç kelimeyi kullanıyorlar; “üzgün, mutlu, kızgın”. Oysa ki sadece mutlu muyuz? Yoksa keyifli, coşkulu, eğlenmiş miyiz? Her bir duygunun bir rengi; her rengin de bir tonu olduğunu savunan Brown’un “duygu okuryazarlığı” üzerine bir çemberi var.

Buradaki kırılım noktası 30 kelime. 30 kelime ve üzerindeki duygu kelimeleri dağarcığı, sadece kızgınım demek yerine delirmiş, tedirgin, şüpheci hissediyorum demek duyguları daha kolay kontrol etmemizi sağlıyor. How Emotions are Made: The Secret Life of the Brain - Duygular Nasıl Üretilir: Beynin Gizli Hayatı kitabında Lisa Feldman Barrett, önce duyguların nasıl yaratıldığını; sonrasında da duygularla ilgili kelime dağarcığının bu kontrolü nasıl sağladığını anlatıyor.

Beyin, aslında mükemmel bir simülatör. Tek amacı da vücudun enerji seviyesini yönetmek ve böylelikle hayatta kalmasını sağlamak. Beyin gün boyunca vücudun o anki durumuna göre ilerleyen zamanlarda ihtiyacı olacak enerjiyi hesaplıyor. Yorgunluk hissi var; glukozu çıkart oradan 100 gr. OK yaktık devam. Çok geldi. İnsülin gelsin. Tamam. Mila ile bahçeye çıkıyoruz; adrenalin bas. OK bastık tamam. Sürekli bir ölç-aksiyon-ölç-aksiyon hali.

Barrett, “bizlere hep duyguların, dış dünyadan gelen etkilere tepki olarak çıktığı söylendi. Oysa ki gerçek böyle değil” diyor. Beyin ölç-aksiyon-ölç-aksiyon’dayken duyguları da bizzat kendi simülasyonunun bir parçası olarak yaratıyor.

Ney? Neyyy? dediğinizi duyar gibiyim. Mantıkdışı değil mi? Hüzünlü bir film hissederken ağlarım çünkü gördüğüm sahne çok acıklıdır. Buna tepki olarak da üzgün hissederim. Duygum, gördüğüme bir tepkidir. Hayır, değil diyor Barrett. Beyin, filmi izlerken o anki vücut ihtiyaçlarını belirliyor. O ana en uygun simülasyon olan hüzün duygusunu çalıştırıyor.

Bu neden mi enteresan? Çünkü duygular sandığımız gibi birer tepki değil; bizzat beynimizin yarattığı yapı blokları da o yüzden.

Tenis topuna vurur gibi düşünün. Her bir seferinde gelen topa göre beynin tepki vermesi mümkün değil. Eğer beyin her gelen topu tek tek hesaplamaya, buna göre de vücut ve raketi ayarlamaya kalksaydı geçmiş olsun. Tenis diye bir spor olmazdı. Beyin, netin karşısından yola çıkan her bir topun yörüngesini hesaplayarak bir simülasyon yapıyor. Daha top karşıdaki rakete değer değmez, simülasyon çalışıyor. Buna göre raketi açıyor ve tam doğru zamanda BAM! topa vuruyoruz.

Duygular da aynen bu mekanizma ile tetikleniyor ve yaratılıyor. Evet, evet! Sevgilimiz bizi öptüğü için hoşlanmış, aşık, mutlu hissetmiyoruz. Beyin o anda, tam adam eğilmiş ve bizi öpecekken ölç-aksiyon’a giriyor ve BAM! O anda vücudun ihtiyacı olan kaynakları hesaplıyor. Bu kaynakları en verimli kullanmak için de ilgili simülasyonu, yani bu durumda aşık hissetme döngüsünü çalıştırıyor. Biz zannediyoruz ki o öptüğü için aşık hissediyoruz. Oysa ki beyin, o andaki ölçümlerine göre ihtiyaç duyduğumuzu düşündüğü aşk simülasyonunu çalıştırdı.

Barrett ilk romantik buluşmalarından birinde beyninin simülasyonuna yakalandığını anlatıyor. Beğendiği bir adam onu arıyor ve sinemaya davet ediyor. Kabul ediyor. Önce birlikte bir şeyler yiyorlar. Sonra filme giriyorlar. Barrett iyi bir zaman geçirmediğini, elektrik almadığını düşünüyor. Ancak eve gelip veda etme zamanı geldiğinde kalbinin hızlandığını, yüzünü ateş bastığını hissediyor. Sanki karnında kelebekler uçuyor. VAY! Demek kendi tam anlamamış ama adamdan hoşlanmış. Ertesi gün mutlaka buluşmak için sözleşerek ayrılıyorlar. Barrett eve girip kapıyı kapatıyor. Üstünü değiştirip yatağına geri dönüyor ve BAM! Bütün gece kusuyor. Meğerse bu bir zehirlenme vakası.

Oysa ki Barrett, ilgili fiziksel ipuçlarını görünce duygularla ilgili kelime dağarcığına bakmış ve bunun “hoşlanma” olduğunu düşünmüştü. Beynin yarattığı duygu simülasyonlarının anlamlandırılması aynen bu şekilde gerçekleşiyor. Öğrendiğimiz, kelime dağarcığımızda olan duygu konseptlerini çıkartıp tek tek eşleştiriyor ve “ha, demek ki sinirliyim/ üzgünüm/ kızgınım” gibi çıkarımlara varıyoruz.

Barrett’in verdiği örnekteki gibi fiziksel yorgunluk ve hastalıklardan tetiklenen simülasyonlar benim de bazen hayatımı sorgulamama neden oluyor. Çok net bir tanesi. Sabah bir bardaktan fazla kahve mi içtim? Gün içinde kendimi mutlaka anksiyete yağmuru altında ıslanmış; normalde hayatta takmayacağım bir şeye manyaklar gibi sarmış buluyorum kendimi. Oysa ki olay şöyle başlıyor;
Dayanamayacağım, çok yorgunum bir kahve daha alayım → Espresso etkisini gösterir → Melis’in kalp atışları hızlanır ve ritmi bozulur → Melis duygu kelime dağarcığına bakar → Durumu “anksiyete hissediyorum” olarak tanımlar → Melis bu anksiyetenin sebebi nedir diye düşünür → Aklına takılmış ve bunun sebebi olabilecek ilk konuyu düşünür → Melis anksiyete sebebini bulduğuna inanıp sardırır; döngüden çıkana kadar kaygı içinde debelenir
Oysa ki sadece bir bardak fazla kahve içmiştim!

Aynı döngülere geceleri de çok maruz kalıyorum. Özellikle sabah kendime zaman ayıramadığım, gün boyunca sürekli telefon, flaş haberler, dindirilmeye çalışılan krizlerle uğraştığım günlerde eve dönünce bu sefer de şöyle bir döngü oluyor;
Melis beyni dolu, aşırı yorgun, trafikte debelenmiş, aç eve gelir → Duygu kelimeleri dağarcığına bakar → “batsın bu dünya, depresyona girdim” olarak konuyu paketler → “sebebi kesin benim, hayatı yönetmeyi beceremiyorum”dan çıkar

Tam da bunlar sebebiyle duygularla ilgili kelime dağarcığımız çok önemli. Barrett’e göre “duygularla ilgili kelime dağarcığımız içinde bulunduğumuz durumu daha derinlemesine anlamamızı sağlıyor.” Simülasyonları kelimeler ile anlamlandırdığımızda bu, onları daha kolay, neredeyse otomatik yaşayıp işlemden geçirmemizi ve sindirmemizi sağlıyor. Yaptığı araştırmalara göre duygu durumunu 30 ve daha fazla kelime ile daha detaylı anlatabilen kişiler okulda da daha başarılı oluyor, daha az alkol tüketiyor, stresli durumları daha kolay atlatıyor, doktora daha az gidiyor, daha az ilaç kullanıyor ve hastalık sebebiyle daha az hastaneye kaldırılıyorlar.

Barrett, Amerika’yı sarsan, Nöroloji alanında çığır açan 350 sayfalık kitabını bu şekilde özetlediğimi okusa büyük ihtimalle kasap simülasyonunu çalıştırıp beni kesmişti. Kadın haklı. Ancak bilse ki aynı şeyi söylemeye çalışıyoruz! Duygularımız birer simülasyon. Bu simülasyonlara isimlerini ve dolayısı ile anlamlarını duygularla ilgili kelime dağarcığımızdan çıkarıp bizler veriyoruz. Oysa ki konuşmuyoruz. “Naber abi? İyiyim abi.”lerde dolaşıp duruyoruz. Birinin gözünün içine bakıp “seni hiç iyi görmedim” demiyoruz. Ya da “nakite çok sıkıştım onu çözmeye çalışıyorum; bu da beni öfkeli ve çaresiz hissettiriyor.” demiyoruz.

Elimizdeki kelime dolusu bir ecza deposu. Almanca’da başka birinin mutsuzluğu sebebiyle hafif mutluluk hissetme hali schadenfreude, Japonca’da bir saç kesiminden sonra daha kötü gözükme hissi ise age-otori kelimeleri ile anlatılıyor. Gezellig Flemekçe’de birlikte olmaktan gelen mutluluk duygusu demek. Meyus, Eski Türkçe’de olaylar karşısında duyulan bıkkınlık hissi anlamına geliyor. Her kelime, dolayısı ile her sohbet duygularımızı farklı şekillerde inşa etmek için yeni bir araç, yeni bir fırsat. Bu yazı, belki de konuşulamayanları, etrafında dönüp dolaşılanları, Sonbahar’da fısıldananları sandıktan çıkarıp yüksek sesle konuşmak için bir işaret. Amin.

Yazan: Melis Abacıoğlu Sezener
Derleyen: Ezgi Bozkurt
 
Kaynakça:

https://www.verywellmind.com/depression-statistics-everyone-should-know-4159056
https://healingfromdepression.com/overcoming-the-stigma-of-depression/
https://www.psychologytoday.com/intl/blog/lets-connect/201107/emotions-and-depression-0
https://www.beyondtheinterview.com/article/2018/advice-for-generation-looking-to-overcome-depression
https://www.mycoachjess.com/are-you-emotionally-illiterate/
http://www.psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/24/depresyon-konusunda-bilmek-istedikleriniz
https://www.sozcu.com.tr/2018/saglik/antidepresan-kullanimi-4-yilda-iki-katina-cikti-2639076/
https://www.theverge.com/2017/4/10/15245690/how-emotions-are-made-neuroscience-lisa-feldman-barrett
http://www.bbc.com/future/story/20171012-how-emotions-can-trick-your-mind-and-body