GERİ BLOG

ÖNCEKİ
YAZI

Dünya Kabına Sığamayan Hassasiyetler Gününüz Kutlu Olsun!

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Bundan sekiz ay önce sosyal inovasyon platformu imece’nin “toplumsal cinsiyet eşitliği” teması için Kızlar Sahada ekibi olarak Kuluçka sürecinde, Gaziosmanpaşa’da bir okuldayız. Biraz sonra 10-12 yaşındaki kız çocukları önümüze gelecek ve biz onlara sorular soracağız. Bize ne kadar ezildiklerini, hiç bir şeyi yapmaya izinleri olmadığını, nasıl boğulduklarını anlatacaklar.

 

 

12 yaşındaki İnci yanıma gelip banka oturdu, çekingen. Sesinde hırçınlık ya da bıkkınlık yoktu. Sanki sabah çok susayıp uyanır uyanmaz bir bardak su içtiğini söylüyordu. Öyle bir tavırla “kadın ve erkekler eşittir” dedi. Sonra Ayşe, sonra Hatice. Hepsi, sanki öğretmenleri önceden tembihlemiş gibi aynı cümleyi söylüyorlardı. Çok şaşırmıştık. Neredeydi hakları olmayan, üzgün kız çocukları?

 

Sonra bir şey oldu. İnci, yaşanmamışlıkların getirdiği bir rahatlıkla “ama erkek kardeşim akşam saatine kadar dışarıda oynuyor. Ben oynamıyorum, ben eve dönüyorum.” dedi. Hatice etek giymediğinden bahsetti. Ayşe ise kız çocuklarının futbol oynamadığından. Pırıl futbol oynarken ayakkabılarının kirleneceğinden.

 

Onları dinlerken kendi hikayeme döndüm. Uzun yıllarımı aldı hem kadın hem hırslı olmanın utanılacak bir şey olmadığını kabul etmek. Liderliğimi alıp frapan bir ceketmiş gibi kabinde denemeye geçtiğimi hatırlıyorum. Sonrasında da perdeyi açıp dışarıdaki aynada bir kendime bir de sanki herkes bana “ay o ceket senin neye” diye bakacak diye korkarak etrafıma göz atıp, defalarca kasaya gitme cesareti gösteremeden mağazadan ayrıldığımı. Mila’ya yedi aylık hamileyken işimle ilgili hayallerimi bir kağıda yazıp sonrasında da birileri bunu görüp de bana deliymiş gibi bakacak, hem hamile hem başka bir şey yaratmakla ilgili hayal kurmamı yargılayarak diye çok korkmuştum. Sonra yine de yazmıştım.

 

Bence en çok bu ülkede ama dünyada da hala kadın olmak, her gün başkalarının bize ve kendi kendimize koyduğumuz bariyerlerle karşılaşmak demek. Eşitlik var, tabii deyip, ezberlemişçesine, öyle yaşarmışçasına konuşup; sonrasında bize hiç çaktırmadan, sırıtan dişleri ile devam eden ayrımların içselleştirildiği, farkında olmadan, kendi fikrimizmiş gibi aylarca, yıllarca onları sürüklediğimiz bir dünyada yaşamak demek. Deli görülmek, aykırı olarak etiketlenmek demek. Bunu belki de en iyi, büyük ihtimalle ikonikleşecek Serena Williams reklamı anlatıyor.

https://www.youtube.com/watch?v=whpJ19RJ4JY&t=15s

İşte bu kasalara gidemeyişleri, acaba sevilmeyecek miyim bunu yaparsam? ama o zaman da kendime ihanet olur gibi dramatik lafları beynimizde döndürüp yine de her şeye rağmen bir adım atıp “baş kaldırırken” ve bütün bunlar kocaman cesaret isterken insan sadece görünür olmak istiyor. Hassasiyetini takdir edecek, onu camdan bir kuşmuş gibi tutacak bir çift göz istiyor. Aşık olmak gibi. Sevdiğinin gözlerinde biricik olmak gibi; “bak” demek istiyor. Ne kadar zordu, ama ben yaptım. Biliyor musun? Aslında çok yoruldum; ama bazen güçsüz hissetsem de senin beni seveceğini biliyorum demek istiyor. Birlikte o hassasiyetlere bakarken olayın, dünyanın, düzenin absürdlüğünü görüp sıcacık kıkırdamak istiyor. Hiç komik olmayan bir şeye sadece birlikte paylaşıldığı için, çoook soğuk bir günde bir bardak sıcacık çayı içer gibi gülmek istiyor. Herkesin bakıp da kimsenin göremeyeceğini bilerek, daha da severek, daha da yakın hissederek kucaklaşmak istiyor. O bağın sadece çok özel fedakarlıklarla, emekle, zaman harcanarak yaratılacağını bilerek.

Bugün 8 Mart ve ben özel günlerden nefret ediyorum. İlla ki bir şeyleri kutlayacaksak bu gün, o zaman bu kalıbında kalamamış, taşmış hassasiyetlerin günü olsun. Kadın, erkek, tanımsız; kendi dağına tırmanan her insan için. Birbirimize bakalım, görelim ve gülelim. Birbirimizin gözünün içine bakıp, kimsenin görmediği uğraşları, paylaşamadığımız, içinden çok yorulup galip çıktığımız savaşları anlatalım. Hasta anneannemize nasıl baktığımızı, kimse bilmeden o otoimmun hastalıkla nasıl mücadele ettiğimizi, "ay sen de evde kaldın canım" diye kendince espri yapan aile büyüğüne anksiyete yağmuru altında nasıl derin nefes alıp gülümsediğimizi, 102. IVF iğnemizi yedikten sonra bile devam ettiğimizi, hırslarımızı, liderliğimizi, deli görüleceğimizden korkup da atamadığımız adımları, onlara tuttuğumuz yasları, işten nefret ettiğimiz halde “başarılı” olmamız gerektiği için ruhumuzu boşaltıp her gece bir bira açarak tekrar insan olmamızı öğütleyen sese nasıl galip geldiğimizi, sevilmek için güçlü olman gerekiyor, dır dır etme, zorluk çıkartma diyen sese rağmen hassasiyetlerimizi nasıl paylaştığımızı, bebeğimiz 6. gününü doldurunca işe giden kocanın ardından yaşadığımız biyolojik, kültürel, varoluşçu şoklarımızı anlatalım. Görüyorum diyelim birbirimize. Görüyorum seni. Uğraştığını, yorulduğunu görüyorum. Kolay değildi biliyorum. Kimse sana madalya vermese de, ne kadar insan, ne kadar güzel, ne kadar biricik olduğunu görüyorum. Ve seni seviyorum.

 

İyi ki varsın, 8 Mart’ın kutlu olsun!

Yazan: Melis Abacıoğlu Sezener