GERİ BLOG

ÖNCEKİ
YAZI

Anda Kalmak Üzerine Methiye ya da Bir Rahat Oh! Çekmek için Beynimi Nasıl Öldürdüm

Son bir yıldır eve girdiğimde kafamın içindeki seslere konsantre olduğumda kendimi ite kaka emniyet şeridinde durmuş, ama tekerleği hala gittiğini sanan kamyonlara benzetiyorum. Teker dönüyor.

Son bir yıldır eve girdiğimde kafamın içindeki seslere konsantre olduğumda kendimi ite kaka emniyet şeridinde durmuş, ama tekerleği hala gittiğini sanan kamyonlara benzetiyorum. Teker dönüyor.

 

Ya bir de şu makale vardı; ona göz atsa mıydım?

2019’da kendime sözüm vardı; yazımı yazmadım. Evdeyim ama ucundan okumalarımı yapsam?

Of müşteriden gelen email cevap bekliyordu; unuttum.

Ya aslında şu eve birilerini çağırsam artık? Aylardır kimse gelmiyor.

Yemek yapacaktım ya; o nasıl alışkanlık haline gelecek? Şimdi bir tarif açsam mı?

Ay, maniküre de gidecektim acaba şimdi çıksam kız yerinde midir?

 

Bu, Çinlilerin ünlü işkence metodlarından biri. İçeride sesin ting-ting-ting demek suretiyle olduğumuz yerden bizi itinayla koparıp uzaklara, çok uzaklara götürmesi hadisesi. Ne oradayım ne burada durumu. Hayattan bir zevk alamama, bir oh çekememe, bir kıvranma, bir arafta kalma, ne cennete ne cehenneme gidememe, ay artık gitsen de kurtulsam düş yakamdan öf bu ses! hali. Bugün yeterince çalışmadım, yapmadım, yaşamadım hissi.

 

Bu benim için tanıdık bir senaryo. Senaryonun en çok tekrar ettiği yer de bir tenis kortu. Yıllarca tenis oynadım; 6 yaşından 16 yaşına kadar inanılmaz sıkı bir antrenman rutinim vardı. Hatta bir dönem profesyonel olmaya karar vermiştim ve yurtdışında turnuvalar oynamaya başlamıştım. Ancak kazanmak o dönem benim için çok zordu. Sahaya çıktığımda kendimi mütemadiyen bir iç sesle konuşurken buluyordum. Neden kazanmalıyım? Bunu neden yapıyorum? Bu neye hizmet ediyor? gibi hayatın anlamını arıyorsanız çok etkili ancak bir maçın ortasındayken size çok da hizmet etmeyen :) sorular.

 

Tenis çok bireysel bir spor; o sahaya çıkan bir kişi, tabiri caizse ölüyor, diğeri yaşıyor. Kendi kendine, bir tuğla kafasına düştüğü için de olmuyor bu. İzleyenlerin gözü önünde, kendiniz hayatta kalmak için karşıdakini öldürüyorsunuz. Serena Williams’ı düşünün. Bu örnek o zaman daha da netleşecek. Serena’yı beş dakika izleyen biri bu alegoriyi bire bir deneyimleyebilir. Serena o sahada gözünü bile kırpmadan, bir saniye bile kararsızlık yaşamadan, tüm gücü, her şeyi ile yenmeye yani karşı tarafı öldürmeye odaklıdır. Hep kendi yanındadır; cezalandırılması gereken ve öldürülmesi gereken karşı taraftır. Bu ilişkide merhamet ya da empati yoktur. Sorgulama yoktur. Bu ilişki çok nettir; karşı tarafın hesabı görülecektir, işte o kadar.


 

 

Havalı adı ile mindfulness (havasızca anda kalmak ve/veya farkındalık diyelim:)), anda olmak, nerede ve ne yaptığımızın tamamen farkında olmak, etrafımızda olan bitenle ilgili aşırı tepkisel ya da çaresiz hissediyor olMAmak anlamına geliyor. Yeterince çalışmadığını, yapmadığını, yaşamadığını düşünen benle Serena arasındaki fark da tam da burada. Serena tüm iç kavgalarını, sorgulamalarını sahaya çıkmadan ÖNCE yapıp o sahaya geliyor. Odaklanıyor, farkındalıkla, ne istediğini bilerek işini bitirip çıkıyor. Sahadayken sahada. Sorgulama zamanı geldiğinde sorgulamada. Ben ise güçsüz, cılız bir sesle sahanın ortasında mıy mıy ağlıyorum ‘’ama ama hayallerim vardı..’’filan da falan da. Eve geldiğinde ‘’ay acaba bir de şunu mu yapsam’’ diyen iç ses de maça çıktığımda ayağımı kaydıran da aynı ses.

 

Jordan Peterson, Hayat için 12 Kural kitabında durum için şöyle diyor; Omuzlarınla dimdik durabilmek, yaşamın getirdiği korkunç sorumluluğu bilinçli olarak kabul etmek demek. Potansiyelinin kaosunu gönüllü olarak yaşanabilir bir düzenin gerçekliğine getirmek. Güzel Türkçe’ye çevirmek gerekirse, büyüyen bireyler, potansiyellerinin bir kısmından vazgeçip hayatın gerçeği ile yüzleşirler diyor.


 

 

Oysa ki ne kadar korkutucu değil mi bir seçimin diğer olası seçimlerin götürebileceği tüm yolları kapatabileceği gerçeği...Her şeye, tüm yollara, tüm seçimlere, tüm olasılıklara sahip olmayı isteme; bana ne bana ne hepsi benim! şımarıklığı ne kadar da sorumsuz ve kolay. Sanki bir tek yolu seçip ona %100’ümüzle adanmazsak ölümsüz de olacağız. Paralel evrenlere yatay geçiş yapacağız. Hepsinde varolacağız. Tanrıyı kıskanıyoruz; evet.

 

Gerry Keller’in yazdığı* The One Thing; Tek Bir Şey artık büyümek isteyen, eh, ya da büyüyünce belki de Çin işkencelerinden kurtulabileceğini ve hatta Serena gibi esaslı maçları kazanabileceğini anlamış, kabul etmiş ve ‘’büyük’’ olma ihtimalini ‘’ölümsüz’’ olma hayaline tercih etmeye karar vermiş bireyler için uygun. 200 sayfalık dünyayı dört mini paragrafta özetlemenin büyük utancını yaşıyor olsam da hizmet boynumun borcu. Buyrunuz efenim:

 

1. Sahaya çıkmadan yani güne, haftaya, aya, yıla, işe, kocaya, çocuğa, sosyal hayata...Elinizdeki neyse ona başlamadan önce büyük sorularınızı sorun. Büyük sorularınızı sormanın en güzel yolu, olmak istediğiniz yeri belirleyerek başlar. Öncelikle hayallerinizi yazın. Ben bir gün kendimi nerede görmek istiyorum? gibi kocaman bir sorudan, geri gelip bugünü bulun.

 

 

Ya da konuyu oyun oynamayı sevenler için şöyle gösterelim:

Hayallerinizi de farklı alanlara bölün; fiziksel, spiritüel, sosyal yaşam gibi. Bunların her biri için birer cevap verin. Hayalleri belirlerken Büyük ve Net olun.

 

 

Neden? Çünkü Küçük ve Belirsiz kaldığımızda Yapılabilir çizgisinde havlu atıyoruz. Oysa ki kendimizi esnetecek ve hatta ‘’olasılık’’ tabir edilecek hedeflere ulaşmak bile mümkün.

 


 

2. Sonrasında ikinci önemli soruyu sorun; ‘’Bu büyük hayali gerçekleştirmek için diğer yapacağım her şeyi gereksiz ve önemsiz kılacak tek şey ne olurdu?’’ Bu soruyu sormak inanılmaz kuvvetli. Çünkü tek bir şey olduğunda gerçekten diğer her şeyi elemeniz gerekiyor. Soruyu böyle sorunca zaten sizin için yapılması gereken şey süper net bir şekilde ortaya çıkıyor. Ancak fikir ve ilham verebilmesi için bir iki tane de cevabı aşağıya koyduk.

 

Örnek sorular ve olası cevaplar;

 

Fiziksel: Önümüzdeki altı ay içinde haftada üç gün düzenli spor yapabilmek için diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

Spor üyeliğimi iptal edip, onun parası ile işten beni alıp bana dışarıda spor yaptıracak bir spor hocası ile çalışmak.

Evimi spor salonunun yanına taşımak.

Eve koşu bandı almak.

Her gece bilgisayarımı spor salonundaki dolaba kilitlemek.

Kocayı değiştirmek (şaka, evde denemeyiniz)

Sosyal: Önümüzdeki altı ay içinde haftada bir gün düzenli arkadaşlarımla buluşabilmek için diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

Bakıcı tutmak.

Haftada bir fırsat sitelerinden birinde 3-4 kişilik tiyatro/sanat bileti almak.

Spiritüel: Bugün yapabileceğim ve hayatın anlamını bana bulduracak bir hayat vizyonu yazmak için diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

Sabah bir satır yazı yazmak.

Entelektüel: Önümüzdeki bir yıl boyunca 12 kitap bitirebilmek için diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu

Dolmuşta uyumak ve cep telefonu karıştırmak yerine bir sayfa kitap okumak.

Kariyer: Önümüzdeki altı ay içinde satışlarımı iki katına katlamak için diğer her şeyi gereksiz ve önemsiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

Ürünümüzün neden daha farklı ve iyi olduğunu anlatmak için bir e-bülten başlatmak.

Çevresel: Bu hafta daha çok orman ve yeşillik görebilmek için diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

Pazar sabahı ormana gitmek.

Duygusal: Araç kullanırken huzurlu olmamı sağlayacak diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

İşe servisle gitmek.

Arabamı satmak ve metrobüsle (pardon, o daha büyük stres), arkadaşlarla araba paylaşımı yaparak işe gidip gelmek.

Finansal: Bu sene sonuna kadar Küba’ya yapmak istediğim o tatili gerçekleştirebilmek için biriktirmem gereken 8 bin TL için diğer her şeyi önemsiz ve gereksiz kılacak bir tek şey ne olurdu?

Her gün dışarıdan satın aldığım kahve, çay, su’ların parasını harcamayıp bir mini kumbaraya atmak (hesaplarsanız günde 25 TL’den yılda 9000 TL ediyor)

 

Buradaki hedef; diğer her şeyi gereksiz ve önemsiz kılmak. Farkettiyseniz satışları katlamak için daha da daha da fazla satış görüşmesi yapmak değil, çözüm olarak olası satışları daha hızlı kapatmak ya da yeni olasılıklar yaratmak için e-bülten hazırlamak var. Diğer örnekler de benzer şekilde çalışıyor. Kendi cevaplarınızı verdiğinizde yukarıdakilerden çok daha farklı ve size özel olduklarını göreceksiniz.

 

3. Sahaya çıkın! Her sabah ya da gün içinde sizin için o zaman dilimi neyse 3 ya da 4 saat odaklı olarak belirlediğiniz tek şeye zaman ayırın. %100’ünüzle bu zamanı bu tek işe ayırmak için 1. ve 2.’den emin olun. Yoksa benim gibi yine sahada kendinizi sorgular ya da eve döndüğünde patlak kamyon kafasına girerken kendinizi bulursunuz. Serena gibi odaklanın; dalın ve işi o bölünmeden, e-mailsiz, telefonsuz, bildirimsiz zaman diliminde parçalayın! niyahahhhhyyyttt! (Evet, Serena nidası)

 



 

 4. Diğer her şeye HAYIR! deyin. O saati çalmak, yerine randevu koymak isteyenlere savaş açın. Serena gibi zamanınızı koruyun. Kıskanç olun. Bana ne deyin. İleride işinize, hedefinize ulaştığınızda nanik yapacağınızı hayal edin. Sevinin ve tekrar odaklanın.

 

 

Kitaptan bu yana Pazartesi’leri hariç her gün 09.00-12.00 arasında tek bir şeye; yani işim için yazılar üretmeye odaklanıyorum. O kadar odaklı, o kadar da verimli çalışıyorum ki saat 12.00 olduğunda gerçekten tost oluyorum. Sonrasında ilgimi bekleyen diğer işlere odaklanıyorum. Evet döndüğümde dönen teker sorunsalı yakama yapışmıyor. Çünkü o günün en önemli işini bitirdiğimi biliyorum. İç sesim nanik yaparsa, hööyttt diyorum, bugün zaten yeterince beynim yandı başlama bir de sen diyorum. O en önemli kısmı tamamlamış olmanın getirdiği iç rahatlığı, güvenli bir ‘’sessize alma’’ iznini beraberinde getiriyor. Anda olmak ne güzelmiş! Arada bir oh çekmek. Tamam ya, bugün de bu kadarlık yaptın; yarın gerisine bakarız hissi. Ah ya!

 

İç sesin bizi neden uzaklara götürdüğünün tek bir evrensel yanıtı yok. Mindfulness sorunsalı ile geçtiğimiz on yılda binlerce bilim insanı, fikir önderi ve ‘’guru’’nun da tartıştığı konu bu. Bence bu yanıt kişiden kişiye, hatta kişinin de hayatında bulunduğu döneme göre değişebiliyor. Olayın suçlusunun DNS adı verilen default nervous system olduğunu düşünüyorum. How to Change Your Mind adlı LSD kullanmanın faydalarını anlatan (!), çok başarılı bir gazeteci/yazar olan Michael Pollan tarafından kaleme alınmış kitaba göre DNS, beyinde BEN tanımının yapıldığı ve bize gün içinde hayal kurduran bölüm. Bence andan kopma şöyle oluyor;

Olay → Duyularımız → DNS → Ben şöyle bir insanım, bu yüzden buna böyle yanıt vermeliyim filtresi → Olaydan Tamamen Alakasız Tepki

Oysa ki olan sadece oluyor. Onu kendi filtrelerimizle süper alakasız bir hale getirip, sonrasında da bir güzel pişirip yiyoruz.

 

Ha bir takım evrensel gerçeklikler yok mu? Var! Özellikle 21. yüzyılda sürekli bir şeyler biplerken, anda kalmak zor. Bir önceki yazımda da uzunca bır bır belirttiğim gibi, aynı anda farklı işlere (bip, telefona bak, bip mail geldi, cevapla, geri dön, tam yazmaya başla, bip, telefona bak) yetişmeye çalışmak tabiri caizse beynimizi yakıyor. Tam odaklandık, andayız derken sürekli araya bir şey giriyor. Bu da sadece bir gün, bir saatlik bir istisna değil. Her gün, 7/24 böyle yaşıyoruz.

 

O yüzden de Bir Tek Şey kitabında yazdığı gibi odaklanmak, günümüz vebası anda kalamama problemi ile karşılaşıldığında yapılacaklar arasında ilk sırada gelebilir.

 

İnternette ufak bir araştırma, farklı yönetici, CEO ve girişimcilerin kendi odakları olduğunu gösteriyor. Bunlar kim ve ne yapıyorlar?

 

 

Amazon CEO Jeff Bezos, hayattaki en büyük hedeflerini koyup onlardan geriye doğru gidip bugün ne yapması gerektiğine karar veriyor (tanıdık geldi mi?).

Nissan CEO Carlos Ghosn, 15 aylık planını koyup oradan geri sarıp bugün neye odaklanması gerektiğine karar veriyor (aa tanıdık geldi mi?).

Upwork CEO Stephane Kasriel, sadece kendisinin yapabileceği işlere odaklanıyor, diğer her şeyi çalışma arkadaşlarına devrediyor.

NerdWallet CEO Tim Chen, Google’dakine benzer bir uygulama ile E-maillerinin To Do listesini yaratmasına izin vermiyor ve bunun yerine kendine haftalık hedefler koyup her Cuma günü tüm ekibine bu haftaki ve ertesi haftaki ulaştığı / ulaşmak istediği hedef ve önceliklerini gönderiyor.

BaubleBar CEO Daniella Yacobovsky, odaklanabileceği bir ya da iki saatlik zaman dilimleri yaratıp işlerini odaklı olarak bu aralıklarda yapıyor.

Zocdoc CEO Oliver Kharraz, Cizvit bir manastırda okuduğunu ve buradan edindiği tecrübeyi baz alıp her bir iş konusu ile ilgili gün içinde odaklı bir saate yakın düşündüğünü söylüyor. Konu ile ilgili düşünme pratiğini başlattığında aynen meditasyon tekniklerinde olduğu gibi dikkati dağıldığında kendini nazikçe ana geri getirip odakladığını söyleyen Kharraz’a göre bu seansların sonunda çok farklı çözümler bulabiliyor. Başlayanların 5 dakika ile yola çıkmasını öneriyor.

Food52 CEO Merrill Stubbs, odaklanmak için mola verdiğini, gün içinde sık sık yürüyüşe çıktığını ve bol bol su içtiğini söylüyor.

 

 

Owl’s Brew CEO Jennie Ripps, günün yarısında odaklı çalıştığını, geri kalanını ise email ve benzeri daha hızlı konularda çalışmak için kullandığını söylüyor (tanıdık geldi mi :).

Hootsuite CEO Ryan Holmes, düzenli egzersiz yapmanın sürekli oradan oraya çekiştirilen zavallı beyni için mükemmel bir temizleyici ve netleştirici araç olduğunu söylüyor.

Weebly CEO Dave Rusenko, toplantılar sırasında laptopları ve telefonları yasaklıyor. Ayrıca kendisi de hiçbir toplantısı sırasında telefon ya da emaillerine bakmıyor.

Angie’s List CEO Angie Hicks, günün en önemli işini sabahtan belirleyip o bitmeden diğer hiçbir işe başlamıyor (tanıdık geldi mi:).

Bumble CEO Whitney Wolfe, ‘’dokuz’’ kuralını uyguluyor. Yeni bir konuya zaman ayırmadan önce kendine soruyor ‘’bu, dokuz dakika, dokuz saat, dokuz gün, dokuz hafta, dokuz ay, dokuz yıl sonra önemli olacak mı?’’. Soruların yanıtı evetse; devam. Değilse, pas!

 

Siz anda kalıp odaklanabilmek için bireysel & ekipçe neler yapıyorsunuz?

 

Kaynakça:

https://hiverhq.com/blog/tips-from-ceos-to-keep-you-focused/

https://www.entrepreneur.com/slideshow/286302#9

 

*Evet, zat, aslen bir emlakçı olup Türkiye’de de ofisleri bulunmaktadır ve hayır, kendisi ile hiçbir ilişiğimiz bulunmamaktadır.

Yazan: Melis Abacıoğlu Sezener