GERİ BLOG

ÖNCEKİ
YAZI

Açgözlü Hırslarımızı Doyurmak için Pratik 101 Tarif

Üniversite ikinci sınıfta matematikten mezun olmak için ilgili dersleri tamamlamış; istediğimi bulamadığım için sanatla flört etmeye başlamıştım. Ama sanki o da tam da aradığım şey değildi. Hani ısırsam yeterince doyurmayacak gibiydi o lokma beni. Gereksiz kalori olmasın diye yemeden aç mı yatsam yoksa az da olsun karnımı doyurmak için yine de yesem mi bilemiyordum. Kafalar karışıktı, anlam arıyordum. İnsanların hayatları ile ilgilenmeye başladım. Etrafımda bir dünya büyümüş insan vardı. Hani işi gücü olan ve hatta ailesi, çocukları filan olan tipler. Onları merak ediyordum. İşte tam o noktada sormaya başladım:

What’s the best thing you have ever done in your life?
Hayatında yaptığın en iyi şey neydi?

Enteresan bir şekilde, hiç sıkılmadan, bu soruyu yüzlerce insana çok normal konuşmaların ortasında sorduğumu hatırlıyorum. Bu soruyu sorduğumda, genelde o kişi ile baş başa kaldığımız bir anı seçiyordum. Zeki mi, ilginç mi, yoksa ilgilenmiş mi görünmek istiyordum… Emin değilim. Çok da önemli değil. Cevapların beni ne kadar şaşırttığını hatırlıyorum. 

Çocuklu olan herkes çocuğum demişti mesela. İstisnasız. Daha önce hiç çocuğu olmamış, New York’un çok çok gözde bir sanat galerisinin sahibi bir erkek de işinden bahsetmişti. Burası demişti, burayı kurmak. Ah, evet, bir de tabii ki, buraya gelmek demişti. Her şeye rağmen cesaret edip New York’a gelmek. Yaşıtlarıma sorduğumda kitleniyorlardı. Zorlanıyorlardı. Okulu söylüyorlardı. Annemgillerle zaman geçirmek, cheesecake yemek, ilk arabamı almak falan diyorlardı. Henüz yeterince hayal kırıklığı biriktirmemiş ama sanki hayatta her şeyi görüp bitirmiş olduğunu düşünen genç çocuklardık. Şaşıracaktık.

Jim Carry’nin bir sözü var; ilk okuduğumda beni yere yapıştırmıştı. 

Umarım herkes bir gün zengin ve ünlü olur ve hayatta hayal ettiği her şeye ulaşır; böylelikle de cevabın bu olmadığını görebilir. 
Jim Carrey

Sonra hızla bunu küçümsemiştim. Çünkü, kendimize karşı gerçekten dürüst olalım. Böyle bir sözü ancak Jim Carrey kadar zengin ve ünlüyseniz; hayatta hayal ettiğiniz her şeye ulaşırsanız söyleyebilirsiniz öyle değil mi? Bir avuç insandan bahsediyoruz. Oraya kadar gelmiş, paralel evren diye bir kavram varsa bu seferki simülasyonda her kapının ardına bakmış bir adamın söyleyebileceği bir söz bu. Borç kapatmaya çalışmayan, yeteneği ile kendini gerçekleştirmiş, dünya çapında alkışlanmış, Oscar adaylığı dışında dünya üzerindeki en büyük ödüllere aday gösterilmiş ve hepsinden en az bir tane almış, beğenilmiş bir adamın sözleri.

Sekiz yıl önce kurumsal bir firmada çalışıyordum. İşimde anlam arayışındaydım, ama onu orada bulamıyordum. Sonrasında bir kişisel gelişim seminerinde bana değerlerimi yazdırdılar. Görünen o ki hayatıma yön veren değerler güç, bağımsızlık ve sevgiydi. Hayatta yaptığım her şeyi geri dönüp bu değerlerle açıklamanın mümkün olduğunu farkettim. Çok kuvvetli bir deneyimdi. Sonrasında bu değerlerin ışığında bir de vizyon yazdım. O vizyona göre hayatımı yaşadığımı, 80 yaşına gelip de geriye dönüp baktığımda çok çok çok tatmin olmuş, huzurlu hissettiğimi ve evet, istediğim her şeyi yaptım, teşekkürler diye mırıldandığımı hayal ettim.

Ondan sonraki sekiz sene, tam da o vizyonda yazanları yaşadım. Amacıma hizmet eden şirketler kurdum. Aşık olduğum bir adamla muhteşem bir bebek yaptım. Her şey çok iyiydi. Ama değildi de. 

Hayal ettiğim işi, tam da vizyonuma uygun şekilde, anlam arayışımı doyuracak şekilde yaptığım halde tatmin olamıyordum. Her günüm bir kıyastı. Bir Elon Musk olamamıştım (!) mesela ya da net Jim Carrey (!!) değildim. Kocam her gün evde senin kadar çalışsaydım milyon dolarlarımız vardı şimdiye kadar diye benimle dalga geçiyordu. Çok kazanmak, hemen şirketi satmak, sonunda yılların çalışmasının sonuçlarını alıp herkese göstermek, kendimi kanıtlamak, bakın işte yaptım! demek istiyordum. Hani sanki şirketi satmazsam, bununla takdir edilmezsem ölecektim ya da daha da kötüsü hayatım değersiz olacaktı; yaptığım her şey anlamsız ve gereksiz olacaktı. Başarmalıydım. Şirketlerden birini hatta tercihen hepsini milyon dolarlara satmalıydım. Satmazsam çok başarısızdım. Ayrıca mutlaka Ayşe Arman’a röportaj vermeliydim. Çünkü tabii ki, mutlak bir başarı kriteriydi bir Ayşe röportajı herkesin kariyerinde. Oprah’la TV’e çıkmak gibi bir şey. Değil mi? Yüz binlerce takipçim olmalı, herkes benim için çıldırmalı, her yaptığımı takip etmeli, yazdıklarıma ölmeli; her yazdığım anında viral olmalı ve ülkenin, hatta mümkünse 17 dile çevrilip dünya etrafında dolaşmalıydı.

Kendimi karşılaştırıyordum. Gölgelere karşı. Gerçek olmayan, olamayacak kişilere karşı. Achilles’in karar vermeden, kitabın sonunda her iki dünyayı da yaşamasını istiyordum. Hem çok ünlü olmasını, hem de torunları ile dede olmasını istiyordum. Gerçekten olamaz mıydı? Yani hem destanlara konu olup binlerce yıl yaşamak hem de torunlarınla sıcacık yatağında uykunda ölmek, çok ama çok mutlu olmak… Mümkün değil miydi?

Sonuç olarak kendim ve ben yalnızdık. Oturuyorduk. Vizyonda yazan her şeyi yapmış, yine de mutlu olmamıştık. 

Arkadaşım Deniz, dönüp bir gün bana sordu; şirketini satacaksın ve bu sadece bir gün olacak. Ama o güne kadar yaşayacağın milyonlarca an var, farkındasın, değil mi? BAM! Bir sabah alarmı. Bir dürtükleme. Melis hayatın bütün o koyduğun yüksek hedeflere ulaştığında başlayamacak, sen zaten, şu anda yaşıyorsun diyen, doğru söylediğinde sinir olup, ona dil çıkartıp sus yaaaaademek istediğiniz o mantıklı arkadaşınızın sesi.

Başarı tanımı aslında mutluluğun tanımı. Başarıyı koyduğunuz yer, ne kadar mutlu olacağınızı da belirliyor. Bu kaç paraya sattıncı dünyada sürece odaklanmak bana hediye oldu. Her şeyi tekrar hatırladım. Bütün bu işleri neden yaptığımı. Neden insanlar spora başlasın diye dört takla attığımı. Neden alışkanlıkları değiştirmenin muhteşem bir şey olduğunu paylaşmayı. Gelecekte neye hizmet edeceğini değil de şu anda bütün bunların neye yaradığını gördüm. Her gün gittiğim toplantılardan keyif almayı, toplantıda karşımdaki insanın gözlerine bakıp onun ne kadar insan olduğunu düşünmeyi ve her toplantıyı bir sürprize dönüştürmeyi öğrendim. Ortaklarımla gülmeyi, stresi birlikte yendiğimizde gurur duymayı.

Hayatta herkesin bir amacı olmalı diyor tam tam’lar. Bir hedef, bir amaç, bir anlam. Y ve Z jenerasyonunun da en çok aradığı şey aslında. Anlam. Anlam bulmak. Anlama hizmet etmek. Bütün bunları Jim’ciğimin sözündeki gibi zengin ve ünlü olmak için değil, her gün, her an, her saniye, her ufak harekette iyi hissetmek; kendi bulduğum anlamı yaymak için yaptığımı farkettim. Kıyas dünyasından geniş, her şeyin mümkün olduğu bir ovaya upgrade attım. Kimse için bir şey yapmam gerekmiyordu, her şey zaten kendim içindi. Kendimi gerçekleştirmek için. Geri dönüp baktığımda iyi ki yaptım demek için. Her an, her saniye.

Dünya için küçük benim için kocaman bir uyanıştı. Küçük şeylerden keyif almakla ilgiliydi. Çok banal geliyor yazarken ve okurken bunu silmemek için büyük gayret sarfetmem gerekecek, biliyorum. Ama bu. O küçük anlardaki mutluluk, o tatmin, o yaptım hissi, o keyif alma, o anda kalma hissi. Evet, ünlü ve zengin değilim o her ne demekse ve neden herhangi bir şeyin ölçüsü ya da kıyasıysa. Ama anlarımda amacıma hizmet ettiğini bilmenin getirdiği bir rahatlık var. Bir oh. Bugün de yaptım aferin bana. Bu kocaman hırslarıma, doyumsuz ve hatta açgözlü, kıymet bilmez açlığıma gün içinde kaşık kaşık yediriyorum bütün anlarımı. Birer doz. Tavsiye ederim.

 
Yazan: Melis Abacıoğlu Sezener
Derleyen: Ezgi Bozkurt